Tüm Türkiye
Toprak Ana & Ana Tanrıçalar Türkiye, insanlığın en eski tarım yerleşimlerine ev sahipliği yapmaktadır. İlk çiftçiler, kendilerini doyuran dünyayı bir anneye benzetiyor ve dolayısıyla bir Ana Tanrıça’ya tapıyorlardı. Bu Toprak Ana’nın en eski tapınağı Çatalhöyük’tedir. Toprak Ana, 6,000 yılı aşkın bir süre en büyük tanrıçaydı ve farklı isimler altında ona tapınıldı. İlk adı Kubaba’ dır. Bazen Kybele, bazen Artemis, Afrodit veya Demeter gibi Yunan tanrıçaları şeklinde görünür. En son ve büyük tapınaklarından biri, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Efes’teki Artemis (Artemisium) Tapınağı’dır.
Anadolu’daki Selçuklu ve Osmanlı ahşap camileri, ahşap ve etkileyici el yapımı süslemeler ile dini mimarinin nadir örneklerindendir. Ahşap çatılı ve ahşap sütunlu camiler, Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nde Konya, Ankara ve Kastamonu’da yoğunlaşmıştır. Osmanlı döneminde, merkezden uzak bölgelerde ahşap çatılı ve ahşap sütunlu camilerin inşa geleneği 20. yüzyıla kadar devam etmiştir. “Anadolu’daki Ahşap Çatılı ve Ahşap Sütunlu Camiler” UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Eskişehir’de bulunan Sivrihisar Ulu Cami, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Anadolu’nun nadir ahşap sütunlu camilerinin en büyüğüdür ve Selçuklu döneminden günümüze kadar gelmiştir. Aynı anda 2,500 kişinin ibadet edebileceği sekiz asırlık Sivrihisar Ulu Camii, Anadolu’daki büyük ahşap sütunlu camilerin nadir örneklerinden biridir. “Ulu” kelimesi tam anlamıyla ilçe merkezinde bulunan bu eserde yerini bulmuştur. Afyonkarahisar Ulu Camii, Afyonkarahisar’ın en büyük camilerinden biridir ve 1272-1277 yılları arasında Anadolu Selçukluları Dönemi’nde yaptırılmıştır. Eski haliyle yeniden inşa edilen cami, camlı çinilerle ahşap ve tuğla mimarisiyle Selçuklu Dönemi’nin eşsiz örneklerinden biridir. Dokuz nef boyunca uzanan ahşap kirişli çatı, başlıkları sarkıt süslemelerle bezenmiş 40 ahşap sütunla desteklenir. Samsun’daki Göğceli Camii, Türkiye’de günümüze ulaşan en eski ahşap cami olarak bilinir. Türk ahşap mimarisinin en önemli örneklerinden biridir. Caminin yapımında çivi kullanılmamış, ahşap kirişler giydirme tekniği ile birbirlerine bağlanmıştır. Yapının inşa tarihine dair bir kayıt bulunmamaktadır ancak radyokarbon testlerine göre cami 1206 yılında, son cemaat yeri ise 1335 yılında inşa edilmiştir. Cami, 2007 yılında kapsamlı bir restorasyondan geçmiştir. Bekdemir Camii, Samsun’daki Kavak ilçesindedir. Bekdemir Köyü’nde bulunan ahşap caminin inşa kitabesi bulunmamakla birlikte, içeride yer alan kalem işi kitabede geçen 1877 tarihi, nakışların yapıldığı tarih olarak kabul edilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, asıl kat 1596 yılında inşa edilmiştir. Cami, çivisiz ahşap yapıların bir başka örneğidir. Caminin içi kök boyadan yapılmış çeşitli bitkisel motiflerle bezelidir ve avlusunda taştan yapılmış bir çeşme mevcuttur. Mahmutbey Camii, Kastamonu’nun Kasaba Köyü’nde, kentin 18 kilometre kuzeybatısında yer almaktadır. Kastamonu’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan tek eserdir. 1366 yılında Candaroğulları Beyliği hükümdarı Emir Mahmut Bey tarafından Cuma Camii olarak yaptırılmıştır. Dış duvarları moloz taştan örülmüştür. Çatı tamamen ahşaptır ve hiç metal çivi ve herhangi bir aksan kullanmadan yapılmıştır. Caminin en dikkat çekici ve önemli unsurlarından biri de Ankaralı Nakkaş Mahmut’un oğlu Abdullah’ın yaptığı kapısıdır. Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en büyüğü ve orijinali olup 1296-1299 yılları arasında inşa edilmiştir. Cami, Türk ahşap mimari geleneğinin en güzel örneklerinden biridir. Anıtsal taç kapısı, eşsiz mihrap ve minberi, üstün ağaç ve çini işçiliği yönünden ağaç cami müzesi gibidir. Mihrabının tümü çini mozaikle kaplı olup, 4.58 metre eni, 6.17 metre yüksekliği ile Konya çevresindeki bütün çinili mihraplardan daha büyüktür. Minberi, tamamen ceviz ağacından üstün bir işçilik ve zengin bir süsleme ile oymalı, çatmalı ve tutkalsız olarak yapılmıştır; sekizgen, beşgen, yıldız ve geometrik dolgular ve bitkisel bezemeler ile kaplanmıştır. Caminin tavanı renkli kalem işi süslemelere sahiptir. Eşrefoğlu Camii, çok sayıda Selçuklu camisinde görülen tüm özellikleri içeren eşsiz bir yapıdır. Caminin inşasında birden fazla ahşap sütun, tamamen ahşapla süslenmiş bir tavan ve kalem işi süslemeleri, tamamen ahşaptan yapılmış bir minber ve Kündekari Tekniği kullanılmıştır. Dönemin taş ve ahşap işçiliğinin ihtişamını yansıtan cami, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil edildi. Ankara’nın Samanpazarı ilçesinde bulunan Aslanhane Camii, dışarıdan çok sade görünmesine rağmen sekiz asırlık tarihi ile önemli bir eserdir. Mimar Ebubekir Mehmet tarafından yapılan ve nadir ahşap işçiliğine sahip cami, aynı zamanda Ahi Şerafettin Camii olarak da bilinmektedir. Cami, doğusunda bulunan türbe külliyesi duvarına gömülü antik aslan heykeli sebebiyle Aslanhane Camii olarak anılmıştır. Tek katlı cami, 24 ahşap ayak üzerinde durur. Ceviz ağacından yapılma bu ayakların, yani sütunların her birinin sütun başlıkları, devşirme mermer Roma-Bizans malzemelerinden oluşuyor. Mimari özellikleri ve süslemeleriyle bu Selçuklu camii, içine adım atar atmaz ziyaretçileri büyüleyecektir.
Sivas ve Erzurum kentleri, İpek Yolu gibi antik ticaret yollarının kesiştiği yerdeki coğrafi konumları nedeniyle çok katmanlı kültürel miraslara sahiptirler. Bu kentler, Asya ve Anadolu arasındaki stratejik öneme sahip konumlarının bir sonucu olarak dini merkezler olarak geliştiler. Erzurum Kalesi, ilk olarak Bizans İmparatoru Theodosius tarafından inşa edilmiştir. Bölgede sürekli yerleşim, kente mimari ve tarihi açıdan birçok önemli eser bahşetmiştir. Bunlar arasından, dönemin Saltuklu hükümdarı tarafından yaptırılan Çifte Minareli Medrese’nin yanında yer alan ve 12. yüzyıldan kalma Ulu Camii ile Lala Paşa Camii, özgün mimari üsluplara sahiptir. Kanuni Sultan Süleyman’ın komutanlarından Sadrazam Lala Mustafa Paşa’nın adını taşıyan cami, 16. yüzyılda yapılmıştır. Osmanlı döneminde Erzurum’da yaptırılan ilk cami olan Lala Paşa Camii, daha sonra kentte inşa edilen diğer Osmanlı camileri için örnek olmuştur. Erzurum’un diğer önemli dini eserleri farklı hükümdarlık dönemlerine ait özellikler taşımaktadır. Eserlerden üçü İlhanlı dönemine ait (Çifte Minareli Medrese, Yakutiye ve Ahmediye Medreseleri), üçü de Osmanlı dönemine aittir (Kurşunlu/Fevziye, Pervizoğlu ve Şeyhler Medreseleri). Erzurum’daki İlhanlı dönemi medreseleri bağımsız anıtsal görünümlü medreseler olarak inşa edilirken, Osmanlı dönemi medreseleri ise daha küçük olup bir külliyenin parçası olarak düzenlenmişlerdir. Erzurum’un çok katmanlı kültürel yapısı, zengin dini mirasının izlerini gözler önüne serer. Şehirde 18. yüzyılda inşa edilmiş iki kilise bulunmaktadır. Bunlardan Demirciler Kilisesi, günümüzde Fethiye Camii olarak hizmet vermektedir, diğer kilise ise Gez Köyü’nde bulunmaktadır. Demirciler Kilisesi camiye dönüştürülürken birtakım değişiklikler yapılmış, yapının güney duvarına mihrap nişi yerleştirilerek içerisine bir de minber konulmuştur. Emir Saltuk Kümbeti, mimarisi ve süsleme özellikleri sayesinde hem Erzurum hem de Anadolu’daki mezar yapıları içerisinde farklı bir yerdedir. Anadolu’nun en erken döneme tarihlenen mezar anıtı, Anadolu mezar anıtlarından farklılık göstermektedir. Tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan Sivas, Anadolu Selçukluları’nın önemli bir bilim, ticaret, kültür ve medeniyet merkezi hâline gelmiştir. Selçuklular döneminde Sivas’ta dini yaşam oldukça canlıydı. Dönemin en ünlü yüksek öğrenim merkezlerinden biri olan Selçuklu Medreseleri'nde sadece dini ilimler öğretilmemiş; ayrıca mantık ve matematik gibi pozitif bilimler ve tarih, felsefe, tıp, ve kimya gibi bilim dalları da öğretilmiştir. Bu medreseler cami ve diğer ilgili yapılarıyla birlikte bir külliyenin parçası olarak inşa edilmiştir. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası olarak bilinen bu yapı topluluğu; cami, darüşşifa ve türbeden meydana gelen bir külliyedir. Görenleri kendisine hayran bırakan bu muhteşem yapı, bir 13. yüzyıl eseridir ve sanat tarihçileri tarafından “Divriği mucizesi”, “Anadolu’nun Elhamrası” gibi ifadelerle tanımlanmıştır. 1985 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne dahil olmuştur. Külliyenin birçok yerinde bulunan kapı ve sütunları başta olmak üzere muhteşem motifler Ahlat ve Tiflis’in ustaları tarafından yapılmış olup taş işçiliğin en nadir ve en güzel örneklerini yansıtmaktadır. İki minaresi olan Çifte Minareli Medresesi, Sivas’ın sembolik yapılarından biridir ve 1271 yılında İlhanlı Şemseddin Cüveyni’nin veziri tarafından yaptırılmıştır. Binanın en önemli özelliklerinden biri de Anadolu’nun en yüksek taş kapısına sahip olmasıdır. Bölgedeki Selçuklu eserlerinden biri olan Gök Medrese, birçok alimin eğitiminde önemli bir yer edinmiştir. Muhteşem taç kapısı ve taş işçiliği ile etkileyici olan medresenin ana binası bugün müze olarak ziyaretçilerini bekler.
İlk yedi ekümenik konsillerin hepsi Anadolu'da ve özellikle İstanbul, Selçuk (İzmir) ve Bursa kentlerinde yapıldı. MS 325 ile 787 yılları arasında düzenlenen yedi konsil, öncelikle doktriner çatışmaları göz önünde bulundurmalarıyla tanınıyor. Konsiller ayrıca kanonlar halinde belirlenen pratik konularda da karar verdiler. İznik, İstanbul ve İzmir’deki tarihi yerleri ve muhteşem anıtları kapsayan bir gezi, sizi bu yedi konsilin antik ortamlarına götürecektir. İlk Yedi Ekümenik Konsili Birinci İznik Konsili (MS 325), İznik, Bursa Birinci Konstantinopolis Konsili (MS 381), İstanbul Birinci Efes Konsili (MS 431), Selçuk, İzmir Kalkedon Konsili (MS 451), Kadıköy, İstanbul İkinci Konstantinopolis Konsili (MS 553), İstanbul Üçüncü Konstantinopolis Konsili (MS 680-681), İstanbul İkinci İznik Konsili (MS 787), İznik, Bursa
Aziz Paul, MS yaklaşık 5. yüzyılda, Türkiye’nin güneydoğusundaki Kilikya’nın Tarsus şehrinde doğdu. Çeşitli misyonerlik seyahatleri boyunca Aziz Paul, Anadolu’nun birçok bölgesini gezerek Mesih’in sözlerini yaydı. Paul’ün hayatını ve yolculuklarını, Paul'ün Mektupları ve Elçilerin İşleri isimli bir kitaptan öğreniyoruz. Paul, deniz yoluyla 10,000 milden fazla seyahat etmiş ve yoldaşlarıyla birlikte yaya olarak üç misyoner yolculuk yapmıştır. Paul, dördüncü yolculuğunda Kudüs’ten Roma’ya gittiği ve orada öldü. Günümüz Türkiye’sinde Aziz Paulus’un Yolculuklarından Öne Çıkanlar: ◉ İLK YOLCULUĞU Antiokheia (Antakya) – Seleukeia Pieria’ya (Samandağ) – Perge (Antalya) – Psidia Antiokheia (Yalvaç/Isparta) – İconium (Konya) – Lystra (Konya) – Derbe (Konya) – Attalia(Antalya) ◉ İKİNCİ YOLCULUĞU Antiokheia (Antakya) – Derbe – Lystra – Galatya – Frigya– Misya – Alexandria Troas – Efes ◉ ÜÇÜNCÜ YOLCULUĞU Antiokheia (Antakya) – Galatya – Efes– Alexandria Troas – Assos – Miletus – Patara ◉ ROMA’YA YOLCULUĞU Myra (ve Andriake limanı) – Knidos
Türkler 11. yüzyılda Anadolu’ya geldikten sonra, Mevlana Celaleddin-i Rumi ile Hacı Bektaş Veli ve müritleri, İslami unsurları ve geleneksel Türk kültürünü ustaca birleştirdiler. Antik kaynaklara ve inançlara da erişebildikleri Anadolu toprakları, bu fikirlerin bütünleşmesi için mükemmel bir yerdi. 13. yüzyıl Sufi şairi Mevlana’nın tam adı Celaleddin-i Rumi’dir. Dünyanın en büyük mistik filozoflarından biri olarak kabul edilir. Mevlana'nın şiir ve dini yazıları, İslam dünyasından ötede de en sevilen ve saygı duyulan eserler arasındadır. Sema ve semazen seremonisi Mevlana’ya atfedilmiş ve Türk geleneklerinin, tarihinin, inanç ve kültürünün bir parçası haline gelmiştir. Sema töreni, İnsan-ı Kâmil yolunda zihinsel ve aşk yoluyla ruhsal yükselişinin mistik yolculuğunu temsil eder. Türkiye’nin en önemli dini merkezlerinden biri olan Konya, semazenlerin eski dergahına ve Mevlana Türbesi’ne ev sahipliği yapmaktadır. Türbe ve eski dergah artık tüm inançtan ziyaretçilere müze olarak hizmet vermektedir. Galata Mevlevihanesi, İstanbul’un en eski Mevlevi tekkesidir. 1491 yılında inşa edilmiştir. Mevlevihane bir külliye olarak yapılmıştır ve bir Semahane, derviş odaları, hâmûşân, şadırvan, sarnıç, kadınlar kısmı, kütüphane, muvakkithane, mutfak, türbe ve mezarlık gibi birçok alandan oluşmaktadır. Türkiye’nin farklı yerlerinde bulunan büyük Mevlevi dergahlarını ziyaret ederek bu ruhani yolculuğa çıkabilirsiniz.
Yahudi halkının Anadolu ile derin tarihi bağları vardır. Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyıları boyunca yer alan Sardes gibi antik kentlerdeki Yahudi yerleşimlerinin kalıntıları MÖ 4. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ankara’da bulunan bir sütun üzerine takılı iki bronz levha, İmparator Augustus’un Yahudilere verdiği hakları göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu, varlığı boyunca Yahudilere kucak açmıştır. 14. yüzyılın başlarında Batı Avrupa’dan kovulan Yahudilerin bir kısmı Osmanlı topraklarına yerleştirilmiştir. İstanbul’da 1000 yılı aşkın bir süredir canlı bir Yahudi cemaati vardır ve şehrin Asya ve Avrupa yakasında çeşitli sinagoglar bulunmaktadır. Neve Şalom Sinagogu, Türkiye’nin en büyük sinagogudur. Neve Şalom, Balat’taki Ahrida Sinagogu ve Yanbol Sinagogu, Karaköy’deki Aşkenaz Sinagogu ve Ortaköy’deki Etz Ahayim Sinagogu, İstanbul’un en çok ziyaret edilen sinagoglarıdır. Edirne Büyük Sinagogu, 1905 yılında restore edilmiş bir binadır. Viyana’nın en büyük sinagogu olan ünlü Leopoldstädter Tempel’den esinlenerek projelendirilmiş ve topluluğun başarılarını ve modernliğini göstermeyi amaçlamıştır. Edirne Büyük Sinagogu, Fransız mimar France Depré tarafından Mağribi Revival mimarisiyle tasarlanmıştır. Yeni sinagog, Mayor Sinagogu ve Apulya Sinagogu’nun yerine Suriçi Mahallesi’nde inşa edilmiştir. Bursa’da Geruş Sinagogu, Mayor Sinagogu ve Etz Ahayim Sinagogu bulunmaktadır. İzmir (Smyrna) İzmir’in Yahudi mirası, Sefarad gelenekleri ve Orta Çağ İspanya’sından ilham alan sinagogların mimari üsluplarıyla eşsiz bir karakter sergiliyor. Kemeraltı’nın Sefarad sinagogları Karataş’taki Bikur Holim, Bet Hillel, Sinyora, Şalom, Algaze Sinagogları ve Bet İsrail Sinagogu’dur. Bergama’daki yeni restore edilen Yabets Sinagogu, 2014 baharında düzenlenen bir törenle kültür merkezi olarak kullanılmak üzere yeniden kapılarını açtı. Sinagogun 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edildiği düşünülmektedir. Yapı, 1940’larda çatının çökmesine neden olan yangında ciddi hasar gördükten sonra terk edilmişti. Anıtsal bir sinagog olan Sardes Sinagogu, Geç Roma Dönemi’nde Antik Lydia’nın Sardis’teki Yahudi dini yaşamının merkeziydi. Sinagog, Roma Hamamı ile Gymnasium’un bir köşesinde yer almış ve bu kamu binasının bir kısmını Yahudi ibadethanesine dönüştürmüştür. Mevcut kalıntıların çoğu 4. ve 5. yüzyıllara dayanmaktadır.
Yedi Uyurlar Kıssası, hem Hristiyanlık hem de İslamiyet rivayetlerinde yer almaktadır. İslam dünyasında Yedi Uyurlar'ın kıssası, Kur’an-ı Kerîm’de Kehf Suresi’nin 9 ile 26. ayetlerinde anlatıldığı için çok iyi bilinmektedir. Bu surede, uyuyanların tam sayısı verilmezken bu sayıyı sadece Allah’ın bildiği söylenmektedir. Kıssada bu gençlerin 300 veya 309 güneş yılı boyunca uyuduğundan bahsedilir. Kur'an-ı Kerîm'de geçtiğine göre, mağaraya giden gençlere eşlik eden ve mağaranın girişinde uyuyan sadık bir de köpek vardır. Oradan geçen insanlar uyuyan köpeği görür ve mağaranın sırlarını koruduğunu düşünerek içeri bakmaya korkarlardı. Uyurlar, “Eshab-ı Kehf” olarak bilinirler. Kıssanın Hristiyanlık'taki versiyonu, MS 249-251 yılları arasında hüküm süren Roma İmparatoru Trajan Decius’un zulümlerinden kaçan ve Hristiyan cemaatine dahil olmakla suçlanan yedi gencin hikayesini anlatıyor. Zulümlerden kurtulmak için şehirden kaçan bu Hristiyan gençler mağaraya sığınırlar. Mağarada uyurken bulunurlar ve imparatorun emriyle mağaranın ağzı kapatılır. Aradan yıllar geçer ve Hristiyanlık yayılıp devletin resmi dini hâline gelir. 250 yılı aşkın bir süre sonra, Theodosius II dönemindeki (MS 408-450) bir arazi sahibi, mağara girişinin duvarlarını yıkmaya karar verir. İçeride uyuyan yedi adam görünce çok şaşırır. Onlar ise uyandıklarında sadece bir gün uyuduklarından emindirler.
Türkiye’nin çok kültürlü mirası binlerce yıl öncesine dayanıyor ve farklı medeniyetlerin ve inançların yerleşimine tanıklık ediyor. Yerel kültür, ticari yollar sayesinde farklı diller, müzik, mimari ve kültürün hemen hemen her yönüyle kaynaştı. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinden sonra Ermeniler, Anadolu köylerinden gelerek İstanbul’un tarihi alanı içindeki Samatya semtine yerleştiler. İstanbul'daki Ermeni kiliselerinin birçoğu Marmara Denizi’ne bakan bu bölgede bulunmaktadır. Yerel Ermeni nüfusun büyük çoğunluğu yüzyıllar boyunca Orta ve Doğu Anadolu’ya yayılmış ve zengin bir dini ve kültürel miras bırakmışlardır. İstanbul’daki çeşitli kiliselerden Türkiye’nin kuzeydoğusundaki Kars’a 42 kilometre mesafede, tenha üçgen bir platoda, Van Gölü üzerinde yer alan Akdamar Kilisesi’ne kadar, bu kültürün izlerini bulabilirsiniz.